Kategori: Uncategorized

  • İki Büyük Karakter

    1917 yılında Mustafa Kemal Paşa , 7. Ordu Komutanı olarak Suriye cephesindeki görevinde yaşadığı anlaşmazlıklar sonucu istifa etmiş ve İstanbul’a dönmeyi planlamaktadır. Ancak dönüş için yeterli parası yoktur. Elindeki tek varlığı olan atlarını satmak istemektedir ancak satın alacak kimseyi bulamamıştır.

    O vakitlerde Halep’e gelen eski 4. Ordu Komutanı Cemal Paşa ile buluşmuştur. Sohbet ederlerken Mustafa Kemal Paşa atlarını satmak istediğinden ancak alıcı bulamadığından bahseder. Cemal Paşa 2000 lira karşılığında atları satın alır ve Mustafa Kemal Paşa bu parayla İstanbul’a döner.

    Cemal Paşa daha sonra atları 5000 liraya satar. Daha sonra Mustafa Kemal Paşa’ya Cemal Paşa’nın telgrafı ulaşır. Telgrafta Cemal Paşa atları çok ucuza aldığını , 3000 liralık farkı nereye göndermesi gerektiğini sorar. Mustafa Kemal Paşa atları 2000 liraya sattığını, sonraki satışın kendisini bağlamadığını ifade ederek ortadaki 3000 lira için hak iddia etmez. Ancak Cemal Paşa bunun doğru olmadığını belirterek 3000 lirayı Mustafa Kemal Paşa’ya gönderir.

    Hikayenin anlamı;

    Osmanlı Devleti’nde Ordu Komutanı trene binecek kadar parası yoktur. Vatanı kurtarmak için idealleri olan komutan bunun için tek varlığı olan atlarını satmaya çalışmaktadır ancak Suriye’de halk atları satın aldıktan sonra devlet tekrar el koyar korkusuyla askerden alışveriş yapmak istememektedir. Güvensizliğin tepede , imkanların dipte olduğu şartlarda çalışmaktadırlar.

    Cemal Paşa, Mustafa Kemal’in atlarını 2000 liraya satın almış, sonra onları 5000 liraya satmıştı. Alışveriş tamamlanmış, hukuk nazarında aradaki 3000 lira artık kendisinin olmuştu. Bazı adamlar hakkını kanunun çizdiği hudutla değil, vicdanlarının emrettiği ölçüyle tayin eder. Cemal Paşa da bu kazancı kendi maharetinin değil, atların gerçek kıymetinin karşılığı saymış ve aradaki farkı Mustafa Kemal’e göndermiştir. Elinde tutmaya kudreti bulunan bir menfaati, sana ait olmadığına hükmettiğin anda terk edebilmek hakkaniyetini göstermiştir. Cemal Paşa o gün 3000 liradan vazgeçmemiş, bilakis şerefini 3000 liraya değişmediğini göstermiştir.

  • Zor Zamanlar, Güçlü İnsanlar

    Osmanlı Devleti, 19. yüzyılda askeri , siyasi , ekonomi , diplomasi ve diğer birçok alanda diğer devletlerden geri kalmış, 20. yüzyılın başındaki I. Dünya Harbi’nden sonra yıkılma faslına geçmişti. Ancak imparatorluktan yıkılışa geçmiş bir devletin küllerinden yeniden doğmasını ,yükselmesini sağlayan bir avuç vatansever ve yıllardır devletten bir icraat görmemiş, sadece asker ve insan gücü olarak kullanılmış Türk halkı sağlamıştı.

    İmparatorluğun son döneminde diğer devletlere göre geri kaldığını fark eden Osmanlı Devleti, askeri, tıbbiye ve mühendislik alanında birçok ıslahat yapmaya başlamıştı. Mektebi Tıbbiye , Mektebi Harbiye, Mektebi Mülkiye ve birçok askeri ve siyasi idadiler açılmış; eskiden sadece belirli zümrelerin eğitim almasından ziyade artık imparatorluğun her tarafındaki gençler bu okullarda eğitim almaktaydı. Bu okullardaki seçicilik sayesinde zeki , çalışkan , disiplinli insanlar belirlendi ve çöken imparatorluğa bir direnç mekanizması geliştirilmeye başlandı.

    O dönemlerde sürekli savaşlar meydana geldiği için yapılan gelişmelerin bir çoğu askeri ve tıbbiye alanındaydı. Ancak bu alanlarda eğitim alanlar sadece ilgili alanın dersini değil, mühendislik ve yönetim alanında da dersler almaktaydı. Bir topçu subayının mühendislik bilgisine sahip olması gerekirken, bir kurmay subayı lojistik, harekat bilgisine sahip olması gerekmekteydi. Hulasa askeri ve tıbbiye alanındakiler diğer zümrelere göre daha modern , bilgili olmak zorundaydı.

    Birçok modernlik batı dünyasında gerçekleştiği için batıya hayranlık bu dönemde artmıştı. Ancak sürekli cereyan eden savaşlar ( ve birçoğunun kaybedilmesi) batıya duyulan hayranlığı bir karşılaştırma ve buna müteakip ve rekabete dönüştürmüştü. “Onlar başarabiliyorsa biz de başarabiliriz” düşüncesi dönemin insanında “iyi” olmayı zorunlu kılmıştı.

    Bu gelişmelerle beraber toplumda Namık Kemal ve arkadaşlarıyla başlayan “vatan” kavramı ortaya çıkmıştı. Bu düşünceler sayesinde dönemin modern insanında bireysel olarak başarılı olmaktan ziyade toplum olarak güçlü ve başarılı olmak zorunda hissiyatı oluşmuştur. Bir toplumun gelişebilmesi için insanlarının bireysel olarak yetenekli , teknik , disiplinli olması yetmez; insanların bu becerilerini yönlendirebileceği ahlaki ve toplumsal sorumluluklar da gerekir. Vatan , hürriyet kavramları ve batı toplumlarına karşı kaybedilen savaşlar toplumda bu düşüncelere hayat vermiş ve kalplerinde yer etmiştir.

    Ancak bu kadar seçkin insan yetişmesine rağmen imparatorluk çökmek üzereydi. Devletin sistemi yetersizdi, mali olarak çökmüştü. Usulsüzlükler arşa çıkmıştı, sanayi eksik tarıma dayalı bir toplum mevcuttu. Bunca soruna rağmen elinde olanağı olmayan ama potansiyeli yüksek , bilinçli bir nesil ortaya çıkmaya başlamıştı.

    Bu zorlu şartlar insanlarda iki durumu ortaya çıkarabilir:

    • Yılgınlık
    • Sorumluluk

    Çökmüş bir imparatorluğu gören dönemin kadrosu, “ben yetişemezsem memleket çöker” düşüncesindeydi. Bu his ağırdır , insanı büyütür. Rahat zamanlarda sorumluluk hissetmeden belirli konumlara gelen insanlar; liyakatsizliği, ortamda dönen dolapları normal görürler. Yıkılış döneminin insanı ellerinde yetki olmadan sorumluluk hissetmiş , idareye geçtikleri andan bıraktıkları son ana kadar kendilerini bu uğurda yeri geldiklerinde kendilerini feda etmiştir.

    Devletin çöküşünü gördüler, Avrupa’nın üstünlüğünü gördüler, toplumun acısını iliklerine kadar yaşadılar, sert bir eğitimden geçtiler. Sonunda vatan ve sorumluluk bilinci ile yoğruldular ve alanlarının en iyisi oldular. Askerine giyecek çarık bulamadan, kağnılarla ve sırtlarında taşıdıkları toplarla , silahlarla sadece Avrupalılara karşı değil, kendi içimizde çiğ süt emmişlere karşı İstiklal Savaşı’nı verdiler. Son sözü Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün sözüyle bitirmek isterim:

    “Bir fikre kendini adayanlar; amaçları uğrunda her türlü zahmet ve fedakarlıktan zevk alırlar”

  • Yetenek , Akış , Sınırlar

    2010 model beyaz bir Ford Focus’um var.Tam emekli aile arabası.Hastaneye gitmek için gün daha tam açılmadan onunla beraber yola çıkıyor, kendimi E-5’in ağır ve sabırsız akışına bırakıyorum. Sabah trafiğinin kendine özgü bir dili var: korna sesleri, ani frenler, birbirine yaklaşan tamponlar ve herkesin içinde sessizce büyüyen o yetişme telaşı.Tabi sağına soluna bakmadan karşıdan karşıya geçen insanlar… İnsan daha yolun başında, yalnızca bir araç kullanmadığını; aynı zamanda zamanla, sabırla ve bazen de kendi hırsıyla mücadele ettiğini fark ediyor.

    Trafikte çoğu zaman kamyonların, otobüslerin ya da ağır ilerleyen araçların arkasında kalıyorum. O anlarda diğer şeritlerden bazı arabaların birden hızlanıp önümden akıp gittiğini görüyorum. Sanki hayat onlara daha açık, daha engelsiz bir yol vermiş gibi oluyor. İçimde hemen o tanıdık duygu beliriyor: bulunduğum yerden memnun olmama hâli. Sonra ben de şerit değiştiriyorum. Bu kez biraz hızlandığımı, akışın içinde daha avantajlı bir yere geçtiğimi hissediyorum. Fakat çok geçmeden görüyorum ki, bu kez de benden daha iyi arabalara sahip olanlar başka araçların arkasında kalmış; onların gücü, motoru, imkânı bir anda anlamsızlaşmış oluyor.

    İşte o zaman trafikte insanın aklına sade ama sert bir hakikat geliyor: Yol boşsa, en iyi arabaya sahip olan gerçekten daha çabuk varır. Fakat trafik sıkıştığında, ne kadar güçlü olursan ol, bir başkasının arkasına takıldığında sen de gecikirsin. Demek ki bazı anlarda imkânlar belirleyicidir; ama bazı anlarda imkânların önüne geçen şey, akışın kendisidir. Hayat da belki biraz böyledir. İnsan bazen kendi gücüne, çalışmasına, yeteneğine güvenir; fakat bir yerde başkasının yavaşlığına, şartların ağırlığına, zamanın daralmasına çarpar. O anda anlar ki mesele yalnızca neye sahip olduğu değil, hangi akışın içinde kaldığıdır.

    Sabah trafiği bana çoğu zaman bunu düşündürüyor: İnsan yalnız kendi direksiyonunu tutar, fakat yalnız kendi yolunu belirleyemez. Önündeki kamyonun yavaşlığı da, yan şeritteki aracın cesareti de, ansızın sıkışan yol da onun kaderine bir parça karışır. Belki de bu yüzden trafik yalnızca bir ulaşım meselesi değil, insanın mizacını açığa çıkaran bir sınavdır. Sabırlı olanla aceleci olan, kabullenenle zorlayan, bekleyenle risk alan orada birbirinden ayrılır.

    Bazen ben de bu sabırsızlığın içine kapılıyorum. Emniyet şeridinden gittiğim, makas attığım oluyor. O an insan kendini akışın dışında, kuralların üstünde, sanki zamanı kandırabilirmiş gibi hissediyor. Kısa süreli bir üstünlük duygusu geliyor: durmuş kalabalığın yanından sıyrılıp geçmek, sıkışmışların arasından kendine gizli bir yol açmak… Fakat ardından bazen bir ceza geliyor. O ceza yalnızca maddi bir bedel olmuyor; insanın kendi aceleciliğiyle yüzleşmesi gibi de oluyor. Çünkü bazı kestirme yollar, insana zaman kazandırsa bile huzur kazandırmıyor. Ceza gelmediği sürelerde bu aklıma gelmemişti , gelmezdi de.

    Trafikte öğrendiğim şeylerden biri de şu oldu: Her hızlanma ilerlemek değildir. Bazen insan sadece yer değiştirir; ama aslında aynı sıkışıklığın içinde kalmaya devam eder. Bazen önüne çıkan bir boşluk, gerçekten açık bir yol değil; yalnızca birkaç saniyelik bir yanılsamadır. İnsan bunu yolda olduğu kadar hayatta da geç anlıyor. Hep daha hızlı gitmenin, hep öne geçmenin, hep birilerini sollamanın gerçek bir kazanım olmadığını zamanla fark ediyor. Çünkü asıl mesele bazen önce varmak değil, nasıl vardığındır. Hızlı giderken motoru zorlayıp şanzımanı dağıtıp hastaneye varamadığım da olmuştur.

    Sabahları hastaneye giderken E-5’te gördüğüm manzara, bu yüzden bana yalnızca trafiği değil, insan hâlini de anlatıyor. Güçlü araçlar, daralan yollar, birinin arkasında beklemek zorunda kalanlar, kuralları zorlayarak öne çıkmak isteyenler… Hepsi, hayatın başka biçimlerde tekrar ettiği bir düzeni hatırlatıyor. Yol boşken herkes kendi kapasitesi kadar ilerler; ama yol dolduğunda herkes birbirinin sınırına çarpar. O zaman insan anlıyor ki bazen mesele ne kadar iyi bir araca sahip olduğun değil, ne kadar sabır taşıdığındır.

  • Dolunay

    Gece yürüyüşlerinin insanın zihninde açtığı kapılar, çoğu zaman gündüz fark etmediğimiz kadar derindir. İnsan bazen yalnızca yürümek için dışarı çıkar; fakat birkaç adım sonra anlar ki yürüyen yalnız bedeni değil, düşünceleridir de. O gece benim için de böyle oldu. Her zaman olduğu gibi sağ taraftaki yoldan yürümem beklenirdi. Alışkanlıkların güven veren, düşünmeyi gerektirmeyen bir tarafı vardır. İnsan bildiği yolda daha az karar verir, daha az tereddüt eder. Fakat başımı kaldırdığımda dolunayı sol tarafta gördüm.

    Belki de hayatın en ilginç anları tam burada başlar: İnsan alıştığı yön ile o anda kendisini çağıran yön arasında kalır. Çoğu zaman farkında olmadan alışkanlığını seçer; çünkü alışkanlık insana düşünmeden yaşama kolaylığı verir. Oysa bazen insanı asıl etkileyen şey, bilinçli olarak seçtiği küçük sapmalardır. O gece ben de soldan yürümeye karar verdim. Bu karar, dışarıdan bakıldığında önemsiz gibi görülebilir. Fakat insan ruhu için bazı küçük seçimlerin değeri büyüktür. Çünkü yön değiştirmek, bazen yalnızca yol değiştirmek değil, bakış değiştirmektir.

    Bir süre sonra yol ikiye ayrıldı. Hayatın kendisi gibi, yürüyüş de insana tek bir çizgi sunmaz. Tam karar verdiğini düşündüğün anda önünde yeni bir ayrım belirir. Bu kez ayın sağ tarafta kaldığını gördüm. Fakat o yolun yokuşlu olması, kararı yeniden düşünmeme neden oldu. O anda şunu fark ettim: İnsan çoğu zaman bir şeyi bütünüyle elde etmek için değil, hiç değilse bir kısmına yaklaşabilmek için seçim yapar. Ben de kendi kendime, hiç olmazsa dönüşte ayı görürüm, diye düşündüm ve soldan yürümeye devam ettim.

    Fakat hayatın en güzel taraflarından biri, insanın yaptığı hesabı zaman zaman bozmasıdır. Biz çoğu kez dünyayı sabit, kendimizi de ona göre yol alan varlıklar sanırız. Oysa ne dünya yerinde durur, ne ay, ne de insan. Her şey hareket halindedir; düşüncelerimiz, yönlerimiz, beklentilerimiz, gökyüzü bile. Ben yürüdükçe bunu hissettim. Dünyanın dönüşüyle, ayın konumuyla, benim ilerleyişimle birlikte, başlangıçta yalnızca dönüş yoluna ait sandığım ışık, gidiş yoluma da düşmeye başladı.

    Beni mutlu eden şey yalnızca ayı görmek değildi. Asıl sevinç, başlangıçta kısmi bir teselli olarak düşündüğüm şeyin, zamanla beklediğimden daha büyük bir güzelliğe dönüşmesiydi. İnsan bazen hayattan çok şey istemez; küçük bir aydınlık, kısa bir teselli, dönüş yolunda görülecek bir ay yeter sanır. Fakat bazı anlarda hayat, biz istemeye çekindiğimiz kadarını da verir. O gece hissettiğim mutluluk belki de bu yüzdendi. Sanki insan bazen yalnızca kendi kararlarıyla değil, evrenin sessiz yardımıyla da yol alıyordu.

    Düşündüm ki hayatın pek çok alanında da böyle değil midir? Biz yönümüzü seçeriz; ama seçtiğimiz yolun anlamını yalnızca biz belirlemeyiz. Bazen gökyüzü, zaman, tesadüf ve dünyanın görünmeyen hareketi de bize eşlik eder. İnsan bunu her zaman fark etmez. Çoğu zaman sonucu sadece kendi iradesine ya da yalnızca kendi hesabına bağlamak ister. Oysa bazı güzellikler, bizim planımızın değil, bizimle birlikte işleyen daha büyük bir düzenin eseridir.

    O gece ay ışığının hem gidişte hem dönüşte önüme düşmesi, bende bu yüzden sade ama derin bir sevinç uyandırdı. Sanki bazen insan bir yolu yalnızca kendi seçmez; seçtiği yol, zamanla onu seçer. Ve bazen gökyüzü, insana hiçbir söz söylemeden, doğru taraftan yürüdüğünü hissettirir.

  • Belirsizlik Üzerine

    ALINTIDIR***

    “Büyük ve imkansız olanı denerken ölmekten daha iyi bir yaşam amacı bilmiyorum. Bir şeyin imkansız görünmesi , onun peşinden gitmemek için bir neden olmamalıdır. Onun peşinden gitmeye değer kılan da tam olarak budur. Başarı kesin olsaydı ve risk olmasaydı cesaret ve büyüklük nerede olurdu? Tek gerçek başarısızlık, hayatın zorluklarından kaçmaktır.”

    Nietzsche

    Nietzsche, hayatın anlamının sadece rahat içinde yaşamak değil , büyük ve imkansız hayallerin peşinden koşarken sınırları zorlamak olduğunu savunur.

    Kişiyi değerli kılan şey, sonu kötü bitecek olsa bile başkalarının çizdiği güvenli yoldan gitmek yerine kendi yolunu seçebilme cesaretidir. Çünkü gerçek yaşam, risk almadan kenarda beklemek değil, sonu belirsiz de olsa kendi hikayenin peşinden gidebilmektir. Önemli olan kazanmak değil , o yolu yürümeye cüret etmektir.

  • Ahlak Üzerine

    Kalp ve damar cerrahisinde asistanlık, yalnızca bir eğitim süreci değildir; aynı zamanda bir karakter terbiyesidir. Bu yıllarda insan yalnız ameliyat öğrenmez; görmeyi, susmayı, sormayı, dayanmayı, hata yapınca yüzleşmeyi ve sorumluluk taşımayı da öğrenir. Bu sebeple asistanın başarısı yalnız bilgi birikimiyle yahut teknik ilerleyişiyle ölçülemez. Asıl ölçü, onun mesleğini hangi ahlak üzerine inşa ettiğidir.

    Asistanın ahlakı, her şeyden evvel hastaya bakışında başlar. Hasta, asistanın kendini göstereceği bir fırsat değil; kendisine emanet edilmiş bir candır. Onun bedeni üzerinde yapılan her iş, her söz, her karar; ilmin olduğu kadar vicdanın da meselesidir. Bir asistan, hastanın dosyasına bakarken yalnız tetkik sonuçlarını değil, bir insanın korkusunu, umudunu ve teslimiyetini de görmelidir. Çünkü hasta çoğu zaman kendini hekimin bilgisine değil, ahlakına teslim eder. Bilgisiz bir hekim eksik olabilir; fakat ahlaksız bir hekim tehlikelidir.

    Bu meslekte ahlak, ilk olarak dürüstlük şeklinde görünür. Asistan bilmediğini söyleyebilmelidir. Görmediğini gördüm dememeli, yapamadığını yaptım diye örtmemeli, şüphe duyduğu bir durumu önemsemez görünmemelidir. Tıpta bazı eksikler zamanla tamamlanır; fakat dürüstlükteki eksiklik, karakterdeki çatlaktır. Bir asistan için “bilmiyorum” demek ayıp değildir; bilmediğini gizlemek ayıptır. Çünkü kalp ve damar cerrahisinde kibir, çoğu zaman bilgisizlikten daha yıkıcı sonuçlar doğurur.

    Asistanın ahlakı, çalışkanlıkla da doğrudan ilgilidir. Buradaki çalışkanlık, yalnız uzun saatler hastanede bulunmak değildir. Hakiki çalışkanlık; vakanın öncesini okumak, sonrasını takip etmek, anlamadığı meseleyi araştırmak, aynı hatayı ikinci kez yapmamaya gayret etmektir. Hizmet içinde yorulmak başka şeydir, meslek uğruna olgunlaşmak başka şey. Nice insan gün boyu koşturur ama az ilerler; nice insan ise her nöbetten, her vakadan, her tenkitten kendine yeni bir ders çıkarır. İşte ahlaklı asistan, çalışmasını yalnız görünür gayret olarak değil, iç disiplin olarak yaşar.

    Disiplin, asistan ahlakının ayrılmaz unsurudur. Kalp ve damar cerrahisi düzensiz zihnin kaldırabileceği bir meslek değildir. Malzeme hazırlığından hasta değerlendirmesine, yoğun bakım takibinden ameliyat notuna kadar her alan ciddiyet ister. Vaktinde gelmek, eksiksiz hazırlık yapmak, söyleneni not etmek, önemli ayrıntıyı unutmamak, kontrol etmeden varsaymamak… Bunlar küçük işler gibi görünür; fakat mesleğin omurgasını bunlar oluşturur. Büyük hatalar çoğu zaman küçük disiplinsizliklerin birikiminden doğar. Bu yüzden ahlaklı asistan, kimse görmese de işini düzgün yapar. Çünkü onun ölçüsü dış denetim değil, iç terbiyedir.

    Asistanın ahlakında tevazu mühimdir. Ancak bu tevazu, şahsiyetsizlik yahut pısırıklık değildir. Tevazu; insanın kendi sınırını bilmesi, öğrenmeye açık olması, bir üstünün tecrübesinden istifade etmeyi küçüklük saymamasıdır. Cerrahide en tehlikeli insan, daha yolun başındayken ustalaştığını zanneden kişidir. Böyle biri soru sormaz, ikaz dinlemez, eleştiriyi kişisel saldırı kabul eder. Oysa hakiki gelişme, insanın eksik taraflarını görmesiyle başlar. Tevazu sahibi asistan, tenkitten kaçmaz; tenkiti kendini küçültmek için değil, kendini düzeltmek için kullanır.

    Bunun kadar önemli bir başka mesele de sadakattir. Asistan, hocasına körü körüne bağlı bir kişi değildir; fakat ekip düzenine, meslek adabına ve hasta menfaatine sadık olmak zorundadır. Bu sadakat, gerçeği eğip bükmek değil; ortak emeğe hürmet etmektir. Asistan, ameliyathanede ekip arkadaşını zor durumda bırakmamalı, yoğun bakımda hemşireyi küçümsememeli, anestezi ekibini rakip gibi görmemelidir. Çünkü kalp ve damar cerrahisi, bireysel ihtirasların değil, müşterek emniyetin alanıdır. Ahlaklı asistan bilir ki ameliyatı bir kişi yapıyor gibi görünse de hastayı aslında bir ekip yaşatır.

    Asistanın ahlakı, dilinde de kendini belli eder. Hastadan, hasta yakınından, hemşireden, personelden, çömez asistanlardan ve hatta kendisine kaba davrananlardan söz ediş biçimi, onun iç dünyasını ele verir. Sert olmak başka şeydir; kaba olmak başka. Otorite sahibi olmak başka şeydir; aşağılamak başka. Meslekte bazı insanlar yüksek seslerini güç zannederler. Halbuki sesini yükseltmek, çoğu zaman muhakemenin zayıfladığını gösterir. Ahlaklı asistan, gergin anlarda bile sözünün ölçüsünü korur. Çünkü bilir ki ameliyathanede dil bozulursa, düşünce de bozulur; düşünce bozulursa karar bozulur.

    Bir asistan için en büyük sınavlardan biri hata karşısındaki tavrıdır. Hata yapmak, insan oluşun tabii sonucudur; fakat hatayı inkâr etmek, başkasına yıkmak veya üstünü örtmek ahlaki zaafın göstergesidir. Tıpta hatalar yalnız teknik sebeplerle değil, psikolojik savunmalar yüzünden de büyür. Küçük bir ihmal zamanında söylenirse telafi edilebilir; fakat gizlenirse felakete dönüşebilir. Bu yüzden ahlaklı asistan, hata yaptığında önce gerçeği kabul eder, sonra düzeltmek için uğraşır, ardından aynı yanlışın tekrarlanmaması için kendini terbiye eder. Suçu gizlemek yerine sorumluluğu taşımayı öğrenir. Çünkü cerrahide olgunluk, kusursuz görünmekte değil; kusurla doğru şekilde yüzleşmektedir.

    Asistanın ahlakı, sabır olmadan tamamlanmaz. Bu meslek aceleci ruhları törpüler. İnsan bazen uzun süre yalnız izler, yalnız tutar, yalnız hazırlar, yalnız taşır. Bazen emeğinin görünmediğini, gayretinin fark edilmediğini düşünür. Bazen hakkının geciktiğine inanır. Fakat gerçek eğitim, tam da bu zamanlarda başlar. Çünkü asistanın ahlakı, kendine hemen pay çıkaramadığı zamanlarda belli olur. Henüz hak etmediği şeyi istememek, kazanmadan sahiplenmemek, öğrenmeden hüküm vermemek; bunlar meslek terbiyesinin sessiz ama esaslı taraflarıdır. Sabır, edilgenlik değil; olgunlaşmak için zamanın hakkını vermektir.

    Ne var ki asistanın ahlakı yalnız itaatten ibaret değildir. Gerektiğinde soru sormak, gerektiğinde hasta yararı için çekinmeden uyarıda bulunmak, gerektiğinde bir eksikliği dile getirmek de ahlaki cesaretin parçasıdır. Kör itaat, cerrahide fazilet değildir. Asistan, hiyerarşiyi bozmak için değil ama hakikati korumak için konuşabilmelidir. Bunun yolu da bağırmak değil; vakti, zemini ve üslubu doğru seçmektir. Ahlaklı asistan, hem saygıyı korur hem de mesuliyetten kaçmaz. Çünkü bilir ki bazen susmak nezaket değil, ihmaldir.

    Asistanın ahlakında hasta mahremiyetine riayet ayrıca önemlidir. Hastanın öyküsü, bedeni, korkusu ve zayıflığı; sohbet konusu yapılacak şeyler değildir. Tıbbi bilgi, dedikodu malzemesi hâline geldiği anda hekimlik ahlakı zedelenir. Asistan, hasta odasında başka, koridorda başka, arkadaş ortamında bambaşka bir dil kullanamaz. Meslek ciddiyeti, yalnız resmi anlarda takınılan bir tavır değildir; insanın her durumda kendini korumasıdır.

    Bir başka önemli mesele de başarı karşısındaki tavırdır. Bir ameliyat iyi geçtiğinde, bir hasta düzeldiğinde, bir hocadan takdir görüldüğünde insanın içinde görünmez bir büyüme başlar. Eğer terbiyesi zayıfsa bu büyüme kısa sürede kibre dönüşür. Kibir, öğrenmenin kapısını kapatır. Kendini olmuş zanneden kişi, artık gelişemez. Ahlaklı asistan ise başarıyı sahiplenirken ölçülü davranır; o işte ekibin, hocanın, hemşirenin, anestezistin ve hatta hastanın mücadelesinin de payı olduğunu unutmaz. Böylece yükselirken hafifler; büyürken ağırlaşmaz.

    Asistanın ahlakı, başarısızlık karşısında da görünür. Bir vakaya girememek, bir ameliyatı becerememek, azarlanmak, geri planda kalmak, bazen haksızlığa uğramak… Bunların hepsi eğitim hayatının parçasıdır. Bu anlarda insanın içinde ya hırs ya kırgınlık yahut küskünlük büyür. Oysa ahlaklı asistan, bunları kör öfkeye çevirmeden işlemesini bilir. Kendini ezdirmez; ama kinle de hareket etmez. Meslek yolculuğunu yalnız duygularının iniş çıkışına bırakamaz. Çünkü cerrahide kırgınlıkla alınan kararlar da kibirle alınan kararlar kadar yanlıştır.

    Nihayet asistanın ahlakı, yalnız bugün için değil, yarın kuracağı hekimliğin temeli için lazımdır. Asistanlıkta edinilen alışkanlıklar, uzmanlıkta karaktere dönüşür. Bugün dosyasını özensiz hazırlayan, yarın ameliyat planını da özensiz yapar. Bugün hemşireye kaba davranan, yarın ekibini yönetemez. Bugün bilmediğini saklayan, yarın komplikasyonunu da saklar. Fakat bugün dürüst, çalışkan, disiplinli, sabırlı ve vicdanlı davranan kişi; yarın yalnız iyi cerrah değil, güven veren bir hekim olur.

    Bu yüzden asistanın ahlakı, mesleğin süsü değil; bizzat temelidir. Teknik öğrenilir, bilgi artar, el gelişir, tecrübe zamanla yerleşir. Fakat ahlak temelden kusurluysa, insan ne kadar yükselirse yükselsin bir yerde kendi zaafına çarpar. Kalp ve damar cerrahisinde büyük hekim olmak, yalnız büyük ameliyatlar yapmakla olmaz. Büyük hekimlik, küçük işlerdeki ciddiyetle, görünmeyen anlarda gösterilen doğrulukla, güç karşısında bozulmayan karakterle kurulur.

    Asistan, bir gün uzman olur; fakat asistanlıkta kazandığı ahlak onu ömrü boyunca takip eder. Bundan dolayı genç hekim, kendine her gün şunu sormalıdır: “Ben yalnız cerrahi öğreniyor muyum, yoksa hekim olmayı da öğreniyor muyum?” Çünkü hakiki mesele budur. Kalp ve damar cerrahisinin yükünü taşıyacak olan yalnız maharetli eller değil; ahlakla terbiye edilmiş vicdanlardır.

  • İnisiyatif Üzerine

    Kalp ve damar cerrahisinde inisiyatif, yalnızca bir işi emirsiz yapmak değildir. İnisiyatif; doğru zamanda, doğru ölçüde, doğru amaçla sorumluluk almaktır. Bu meslekte inisiyatif, cesaretin akılla birleşmiş hâlidir. Bilgiden mahrum bir atılganlık ne kadar tehlikeliyse, karar vermekten korkan bir bilgi birikimi de o kadar faydasızdır. Cerrahın değeri, yalnızca ne bildiğiyle değil; bildiğini ne zaman ve nasıl kullandığıyla anlaşılır.

    Asistanlık yıllarında çoğu genç hekim, mesleğin ağırlığını ilk kez ameliyathanede gerçek manasıyla hisseder. Kitapta satır olarak okunan bir kanama, masada bir anda bütün dikkati, bütün muhakemeyi ve bütün iradeyi üzerine çeken canlı bir vakıaya dönüşür. O anda insan, yalnız tekniğini değil, şahsiyetini de ortaya koyar. Eli titremeyen herkes soğukkanlı değildir; sesi çıkmayan herkes vakur değildir; bekleyen herkes sabırlı değildir. Bazen görünen sükûnet, kararsızlığın; görünen acelecilik ise hazırlıksızlığın işaretidir. İşte bu sebeple cerrahide inisiyatif, yalnız davranışta değil, muhakemede başlar.

    Bir kalp ve damar cerrahı için inisiyatifin ilk şartı, vaziyeti bütün unsurlarıyla görebilmektir. Hastanın yalnız bugünkü tablosunu değil, biraz sonra karşılaşabileceği ihtimalleri de düşünmek gerekir. Preoperatif tomografiyi okurken yalnız mevcut patolojiyi değil, ameliyat sırasında karşınıza çıkacak güçlüğü de görmelisiniz. Ekokardiyografide yalnız lezyonu değil, ameliyatın karakterini tayin edecek ayrıntıları da seçmelisiniz. Dar bir anulüs, zayıf bir aort duvarı, ağır kalsifikasyon, kötü ventrikül fonksiyonu, redo cerrahiler, frajil doku, beklenmeyen anatomik varyasyonlar… Bunların her biri, daha bıçak cilde değmeden önce cerrahın zihninde yerini almalıdır. Zihnen hazırlanmamış bir cerrahın ameliyatta gösterdiği sözde inisiyatif, çoğu zaman gecikmiş reaksiyondan ibarettir.

    İnisiyatif, sürprizi ortadan kaldırmaz; fakat sürpriz karşısında dağılmayı önler. Kalp ve damar cerrahisinde hiçbir ameliyat, cilt insizyonunda planlandığı gibi bitmeyebilir. Bazen hedef damar beklediğiniz nitelikte değildir, bazen kapak dokusu öngördüğünüzden daha bozuktur, bazen diseksiyon sizi daha başta başka bir mücadeleye çağırır. Böyle anlarda inisiyatif sahibi cerrah, meseleyi kişisel bir telaş hâline getirmez; problemi tanımlar, öncelikleri sıralar, ekibi toplar ve çözümü uygular. O, ne panikleyen adamdır ne de her şeyi tek başına çözmeye kalkışan kibir sahibidir. Gerçek inisiyatif, gerektiğinde yardım istemeyi de bilir. Çünkü kendi sınırını bilmek, hekimlikte zayıflık değil, olgunluktur.

    Asistan için inisiyatif, haddini aşmak değildir; vazifesini en ileri ciddiyetle kavramaktır. Bir asistan, “Bana söylenmedi” cümlesine sığınamaz. Hastanın laboratuvarını, görüntülemesini, kan ürünlerini, damar yolunu, postoperatif ihtimalleri, entübasyon güçlüğünü, greft seçeneklerini, yedek planları önceden düşünmek zorundadır. Çünkü cerrahide birçok felaket, büyük hatalardan değil, küçük ihmallerden doğar. Bir klempin eksikliği, bir kan ürününün hazır olmaması, bir görüntünün yeterince incelenmemesi, bir ilaç dozunun teyit edilmemesi; bazen en parlak ameliyat tekniğini bile gölgede bırakır. İnisiyatif burada, iş büyümeden onu sezmek ve tedbir almaktır.

    Yeni uzman için ise inisiyatif daha ağır bir manaya sahiptir. Artık başkasının kararını yalnız uygulayan değil, kararın sahibi olan odur. Bu safhada inisiyatif, teknik cesaretten önce ahlaki cesaret ister. Her ameliyat yapılabildiği için yapılmaz. Her mümkün olan müdahale, hasta için doğru müdahale değildir. Bir hastayı ameliyata almak kadar, gerektiğinde ameliyat etmemek de cerrahi kararın parçasıdır. Cerrah, kendi maharetini ispat etmek için değil, hastaya en doğru yolu sağlamak için karar verir. İnisiyatifin en yüksek derecesi, insanın kendi hevesini değil, hastanın menfaatini öne koyabilmesidir.

    Unutulmamalıdır ki, cerrahide inisiyatif ile pervasızlık arasında ince fakat hayati bir çizgi vardır. Bu çizgiyi ayıran şey tecrübe kadar terbiyedir. Terbiye burada yalnız nezaket manasında değil; düşüncenin, elin ve dilin disipline edilmesi manasındadır. Ameliyat sırasında gerginlik anında ekibini kıran, yoğun bakımda hemşireyi küçümseyen, anestezi ekibinin uyarısını önemsemeyen, asistanın tereddüdünü dinlemeyen bir cerrahın gösterdiği sertlik, inisiyatif değildir. Olsa olsa zayıf idarenin yüksek sesle örtülmesidir. Oysa gerçek cerrah, çevresindeki insanların dikkatini ve sadakatini korkuyla değil, güvenle toplar. Çünkü bilir ki kalp ve damar cerrahisi, tek kişinin hüneriyle değil; ortak dikkat, ortak disiplin ve ortak sorumlulukla icra edilir.

    İnisiyatifin en çok sınandığı yerlerden biri de komplikasyon anıdır. İşler yolundayken sakin görünmek kolaydır. Fakat greft akımı yetersiz kaldığında, beklenmeyen bir kanama başladığında, ventrikül toparlamadığında, kapak beklenen hemodinamiği vermediğinde yahut yoğun bakımda hasta ani olarak bozulduğunda; işte o zaman karakter konuşur. Böyle anlarda önce gerçeği inkâr etmeyen, sonra suçu dağıtmayan, ardından meseleyi sistemli biçimde ele alan kişi inisiyatif sahibidir. O, komplikasyonu gizleyerek değil, erken fark ederek yönetir. Çünkü cerrahide bazı hatalar ölümcül değildir; ama geç fark edilen hemen her hata ölümcül olabilir.

    Bununla birlikte inisiyatif yalnız büyük anların meziyeti değildir. Her günkü küçük alışkanlıkların toplamıdır. Vizitte hastanın yüzüne dikkatle bakmak, dren rengindeki değişikliği zamanında görmek, periferik perfüzyonu elinle kontrol etmek, monitördeki rakamın ardındaki fizyolojiyi düşünmek, “normal” denilen bulgular içinden anormalliği seçebilmek… Bunların hepsi sessiz inisiyatif örnekleridir. Meslekte yükselenler çoğu zaman bir büyük kahramanlık gösterdikleri için değil, bin küçük vazifeyi kusursuza yakın ciddiyetle yerine getirdikleri için yükselirler.

    Şurası bilhassa bilinmelidir: İnisiyatif, bilgiye dayanmazsa tehlikeli; karaktere dayanmazsa geçici; çalışmaya dayanmazsa sahte olur. Cerrahın ameliyathanede süratle verdiği kararın arkasında çoğu zaman yıllarca birikmiş okuma, gözlem, tekrar, hata muhasebesi ve zihinsel hazırlık vardır. Dışarıdan ani görünen karar, içeride uzun bir terbiyenin mahsulüdür. Bu nedenle genç cerrah, inisiyatifi yalnız kriz anında kullanılacak bir meziyet gibi düşünmemelidir. O, her gün kendini hazırlayarak, her vaka sonrası kendini sorgulayarak, her yanlışından ders çıkararak bu kabiliyeti inşa eder.

    Bir gün gelir, sizden daha genç biri size bakar ve sizin tavrınızdan meslek ahlakını öğrenir. O vakit yalnız ne yaptığınız değil, nasıl yaptığınız da öğretici olur. Panik karşısındaki yüzünüz, belirsizlik karşısındaki diliniz, başarısızlık karşısındaki dürüstlüğünüz, başarı karşısındaki tevazunuz; bunların hepsi, siz fark etmeden çevrenize geçer. Bu sebeple inisiyatif, sadece karar verme sanatı değil, örnek olma mecburiyetidir.

    Kalp ve damar cerrahisinde inisiyatif sahibi olmak demek; bilgisini hazır, vicdanını uyanık, dikkatini diri, cesaretini ölçülü tutmak demektir. Gerektiğinde öne çıkmak, gerektiğinde durmak, gerektiğinde danışmak, gerektiğinde sorumluluğu üzerine almak demektir. Çünkü bu meslek, ne yalnız bıçak ustalığıyla ne de yalnız teorik bilgiyle yürür. Bu meslek, karar anında fikri ve iradesi dağılmayan insanların omzunda yükselir.

    Genç hekim için asıl mesele, her durumda konuşan değil; gerektiğinde doğru sözü, doğru zamanda söyleyen kişi olmaktır. Her işe atılan değil; hangi işe ne ölçüde gireceğini bilen kişi olmaktır. Her zorluğu kaba cesaretle zorlayan değil; güçlüğü tanıyıp ona göre mevzi alan kişi olmaktır. İşte kalp ve damar cerrahisinde gerçek inisiyatif budur; akılla cesaretin, bilgiyle sorumluluğun, tevazuyla kararlılığın birleştiği yüksek hekimlik tavrıdır.

  • Acute-on-Chronic Aortic Dissection:Management and Outcomes of the Unstable“Triple-Lumen” Aorta

    BACKGROUND The impact of acute aortic dissection of the chronically dissected distal aorta is unknown. This study
    sought to describe the incidence and characteristics of the triple-lumen aortic dissection and its impact on survival.
    METHODS From 2010 to 2021, a query of a single-institution aortic database identified 1149 patients with chronic distal
    aortic dissection. Thirty-three (2.9%) patients with at least 3 distinct lumens and 2 separate “primary” intimal tears were
    identified by analysis of contrast-enhanced cross-sectional imaging. Triple-lumen patients were exactly matched with a
    cohort of double-lumen patients on a 1:1 ratio using 5 preoperative variables, and outcomes between the groups were
    assessed.
    RESULTS The median age at time of initial dissection in patients with a triple-lumen dissection was 46 years. Initial
    dissection was a type A in 33% and a type B in 67% of patients. The median time from initial dissection to triple-lumen
    diagnosis was 4.2 years. On diagnosis of the triple-lumen aorta, 85% of patients required urgent aortic repair for rapid
    growth (36%), aortic diameter ‡55 mm (30%), malperfusion (6%), intractable pain (6%), and rupture/type A (6%). Thirtyday
    mortality after triple lumen dissection was 12%.
    CONCLUSIONS Acute-on-chronic distal dissection resulting in a triple-lumen aorta should be classified as a
    “complicated” type B dissection as these patients typically have large aneurysms and a high incidence of rapid false
    lumen expansion requiring urgent surgical repair.

    0003-4975/$36.00
    https://doi.org/10.1016/j.athoracsur.2023.10.029

  • Surgical Unroofing of Myocardial Bridges

    Myocardial bridges (MB) are a congenital variant in which an epicardial coronary artery—
    most commonly the left anterior descending (LAD)—is contained within an intramyocardial
    segment. The clinical significance of this lesion varies from no symptoms to debilitating
    angina, ventricular arrhythmia, and even sudden cardiac arrest Traditionally difficult to diagnose,
    symptomatic myocardial bridges remain an elusive entity with a lack of clarity regarding
    medical treatment and surgical indications. Importantly, studies have shown that with
    appropriate patient selection, MB unroofing is an effective treatment for symptomatic
    lesions, in both the adult and pediatric populations. This article describes the pre-operative
    evaluation and the surgical approach for myocardial bridges.
    Operative Techniques in Thoracic and Cardiovasculary Surgery 28:110126  2022 Elsevier
    Inc.All rights reserved.

    1522-2942/$see front matter © 2022 Elsevier Inc. All rights reserved.
    https://doi.org/10.1053/j.optechstcvs.2022.08.001

  • Trans-right Ventricular Repair of PostinfarctionVentricular Septal Rupture: ExtendedSandwich Patch Technique

    Postinfarction ventricular septal rupture, or postinfarction ventricular septal defect is rare
    but lethal if not repaired, and various repair techniques have been tried over many years.
    However, there still remain problems of high mortality rates and shunt recurrence, particularly
    in the acute phase and posterior defects. The extended sandwich patch repair via the
    right ventriculotomy was developed to overcome those problems. The 3 key features are,
    first, access and eventual closure through the low-pressure right ventricle; second, using
    the septal defect for a portal to reach into the left ventricle; and third, “sandwiching” the
    defect between 2 patches, both large enough to be anchored by transmural sutures through
    relatively stable myocardium. Detailed technical steps are presented here.
    Operative Techniques in Thoracic and Cardiovasculary Surgery 27:364380  2022 Elsevier
    Inc.All rights reserved.

    1522-2942/$see front matter © 2022 Elsevier Inc. All rights reserved.
    https://doi.org/10.1053/j.optechstcvs.2022.07.002